26 Nisan 2007

Ey Türk Mucit, Koru Kendini


Televizyonlarda, tüm kanallarda görmeye alıştığım, hemen farklı bir kanala geçip izlenebirlir birşeyler arayıp aynı türden başka yarışmalar görüp hayal kırıklığına uğradığım ve nihayet pes edip eşimin yine NBA'yi açmasına bile aldırış etmeyecek kadar ekrandan soğuduğum çeşitli şarkıcı, oyuncu, dansçı, sirkçi, patenci vs. keşfine yönelik yarışmalarından sonra nihayet "işe yarar" bir yarışma programı başladı. Gizli yetenek keşfine yönelen diğer yarışmaların aksine "gizli zeka" keşfetmeye odaklanmışlar. Yarışmanın adı "Türk Mucit".

NTV'nin yarışma programı Türk Mucit, hayatı kolaylaştıracak, ihtiyacı karşılayacak, boşluğu dolduracak, yaptığını satacak ürün geliştirdiğini iddia eden, icadına, projesine güvenenler, hayallerini gerçekleştirmek isteyen "Türk Mucit" adayları ve ürünlerini arıyor.

Yarışmanın daha ilk elemelerinde kaybolmayan ayakkabıdan, projeksiyonlu laptopa, çiğ köfte makinasından, soba zehirlenmesini önleyen sistemlere, ambülans ve polis araçlarına öncelik tanıyan sinyalizasyon sistemlerinden, seyyar elektrik santraline ve matematik formüllerine kadar birçok enteresan proje izledim.

Yarışmada teknoloji harikaları peşinde koşulmuyor. Hayatı kolaylaştıracak orijinal projeler, insanların satın alacağı işler aranıyor... Finalistleri bekleyen büyük ödül ise, teknoloji ve pazarlama uzmanları tarafından icatlarını geliştirmeleri için verilecek destek ve bir de para ödülü.

"Türk Mucit bireysel yaratıcılığa inanıyor, destek veriyor. Türkiye'de icatların sayısını arttırmayı, heyecan verici fikirlere dikkat çekmeyi, hayatı kolaylaştıracak buluşları gün ışığına çıkarmayı amaçlıyor. "

Buraya kadar her şey çok güzel düşünülüp organize edilmiş. Ancak bu konularda danışmanlık veren bir kişi ve bir patent vekili olarak -ki bu işlerden anlarım- , yarışmada gizililik prensibinin ihlal edildiğini düşünüyorum. Mesela ben bir sanayici olsaydım, televizyonumun karşısına geçer, şöyle bir güzel kurulur, elime kağıt kalem alıp başlardım notlar almaya. Gelsin fikirler!

Özellikle eleme anında mucit adayları fikir veya projelerini jüriye beğendirip finale kalabilmek için tüm detayları açıklıyorlar. Ve gerçekten çok ilginç fikirler ortaya atılıyor. Bu fikir paylaşımı olanakları elinde barındıran bazı insanların beyninde aniden bir ışık yakacak ve uygulanabilirliğini araştımasını teşvik edecek. Böyle bakıldığında toplumun tamamı için faydalı görünen bu bilgi paylaşımı, o fikrin veya projenin yaratıcısı için ne yazık ki tüm emeğinin elinden kayıp gitmesi anlamına geliyor.

Oysa kanun koyucu, yeni buluşların teşvik edilmesi için buluş sahiplerine belli bir süre ile o buluşun tüm kullanım haklarını emeğinin karşılığı ve bir ödül olarak kendisine vermektedir. Bu şu anlama gelir: Bu buluşu tüm toplumla paylaştığın için teşekkür ediyoruz ve bunun karşılığında emeğin ve paylaşımın için sana Patent hakkı tanıyoruz. Patent hakkı, buluş sahibinin buluşu ile ilgili tüm hakları kendisinde saklı tutma imkanı verir ve kendisinden habersiz kötü niyetli kullanımı engeller. Ancak lisans ile bu buluş başkaları tarafından buluş sahibinin izni ile kullanılabilir, bunda hiçbir mani bulunmamaktadır.

Buluş sahiplerinin çok hassas oldukları "gizlilik" konusuna "Türk Mucit" nasıl bir önlem aldı bilmiyorum. Bunu, mutlaka bir önlem almış olduklarını varsayarak söylüyorum çünkü aksi halde bu paylaşım mucitler için büyük hak kayıpları doğurabilir. Tüm mucit adaylarına konuyu buradan duyurmayı borç bildim.

23 Nisan 2007

Starbucks Mutluluğu Buldu

Starbucks Coffee

Starbucks Coffee “Mutluluğun Resmi”

konulu 4.Tasarım Yarışması sonuçlandı!

Starbucks Coffee’nin geleneksel olarak düzenlediği ve bu sene dördüncüsü gerçekleştirilen “Mutluluğun Resmi” konulu Tasarım Yarışması sonuçlandı. Gerçekleştirilen jüri toplantısının ardından Deniz Erdinçler’in eseri birinci,

Seyran Öztürk’ün eseri ikinci,

Gülşen Erginsoy’un eseri üçüncü olarak seçildi.

Starbucks Coffee’de yaşadığı mutluluk deneyimini en iyi resmeden ve eseri birinci seçilen Deniz Erdinçler, 3 günlük Amsterdam seyahati ve Starbucks Coffee Kahve İşleme Merkezi’ne özel bir gezi kazandı. Deniz Erdinçler’in eseri Starbucks Coffee kupaları üzerine uygulanacak ve çok yakında Starbucks Coffee Türkiye mağazalarında satışına başlanacak.

22 Nisan 2007

Aslında Çevreci Değilim Ki…

Markalar artık çevre duyarlığını ön planda tutmayı hedefleyerek tüketicilerde, yaşam alanlarınızı koruyoruz izlenimi vermeye çalışıyorlar. Bu, tüm dünyada yeni bir akım ve belki de bu güne kadar üzerine gidilmesi insanlık adına en faydalı yönelim. Markaların gerçekte ne kadar doğayla barışık olduğu ve çevreci yaklaşımı ne ölçüde benimsediği sorgulaması gereken açık uçlu bir soru iken, tüketiciye dönük eylemlerde bu akımdan sonuna kadar faydalandıkları çok açık. Yürütülen reklam kampanyaları, basın açıklamaları, sosyal sorumluluk vaatleri, tasarlanan yeni nesil ürünler, çarpıcı sloganlar bu çevreci yaklaşımın markalar sunduğu yeni fırsatlar.

Buna son örnek, üzerinde 'I'm not a plastic bag' (Ben naylon torba değilim) yazan alışveriş çantaları. Bu çantalar, naylon torba kullanımına karşı başlatılan projenin bir ayağı. Doğada geri dönüşümü çok zor olan naylon torbalar yerine çevreyle barışık, sürekli kullanılabilecek ve şık bir alışveriş torbası alternatifi yaratmak amaçlanmış olmasına rağmen, sınırlı sayıda üretilen bu çantalar, ünlü tasarımcı Anya Hindmarch tarafından tasarlandığı için İngiltere'de satışa çıktığı andan itibaren, bir buçuk saat içinde ünlü isimler tarafından adeta kapışılmış ve tamamı tükenmiş. Ancak ünlülerin desteği sayesinde, bu çevre dostu çantalar asıl çıkış amacını gölgede bırakacak kadar ünlü olunca onlardan birer tane edinebilen az sayıda kişi tarafından günlük çanta olarak kullanılmaya başlanmış.

Ne enteresan bir girişim! Bir kez daha gördük ki, sonuna kadar iyi planlanmamış tutarsız ve rüzgarın estiği yöne doğru savrulan bir girişim, ortaya çıkış amacı ne kadar iyi niyetli olursa olsun başarısız olmaya mahkumdur. Sınırlı sayıda gerçekleştirilen üretim, ne kadar ucuz olsa da o “meşhur” ürünü talebin zirvesine oturtacak ve buna sahip olanlar olamayanlara göre şanslı olacak. Bu durumda da, çantaların kullanım yeri ve amacı kullanıcıları tarafından değiştirilecektir. Çantalara sahip olamayanlar ise onlara ulaşma arzusuyla yanıp tutuşacak. Satışa ilk çıktığında 5 paunda satılan bu çantalar için şu anda kuyrukta bekleyen ve 200 ila 400 paund vermeye hazır alıcıları var.

Bana göre bu çevreci girişimi tamamen başarısızlığa uğratan bu hatalı planlama ve öngörü eksikliği, belki de bilerek ve istenerek kurgulanan planlı bir pazarlama taktiği idi. Kim bilir!

Sonuçta ne kadar başarısız bir çevreci girişimse, o kadar başarılı hatta önünde şapka çıkartılacak bir pazarlama stratejisi sergilenmiş. Ancak baştaki iyi niyetli çevreci amaçlar “yerseniz” olmuş.

30 Mart 2007

Kürkçü Dükkanına Dönüş...

Doğallığın tavan yaptığı bir dönemin içindeyiz. İnsanoğlu bir zamanlar çok isteyerek yarattığı naylon şeylerden o kadar bıktı ki, maddeden ibaret olmayan şeyleri bile, naylon bulmaya başladı. Umay'ın bir şarkı sözü geliyor aklıma: "Naylon öfke, kuru gürültü". Naylon aşklar, dostluklar vs. Gerçek ve sahteyi birbirinden ayıramaz hale gelindiği için gerçek olan arandı. Gerçeğe inanmak için doğal olması beklendi. Oysa doğal olan çoktan yok olmuştu. İnsanoğlu yeni bir trend yakaladı kürkçü dükkanına döner misali... Gerçek olan güzeldir.

Herkes doğallık peşinde. Modern kadın, kuaföründen en çok doğal görünümlü saçlar bekliyor mesela. Aslında gerçeğinden farklı olup, aynı zamanda da doğal görünüme sahip olmak istiyor ironik bir biçimde.

Bu günlerde, önceleri güzelleştirme vaadi ile ortaya çıkan "Dove" markası değişen tüketici eğilimlerini tam da en şiddetli estiği anda yakalayarak doğallıktan gelen gerçek güzelliğe vurgu yapma yönünde kullandı tercihini. Çok dikkat çekici, insanı sarsıp kendine getirici ve gerçek potansiyelini fark ettirici bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

21 Mart 2007

İneklerin İstanbul Çıkartması

Cow Parade olarak isimlendirilen ve “İneklerin resmi geçidi” yakıştırması üzerine adeta yapışan dünyanın en büyük açık hava sergisi, dünyanın 39 büyük şehrinden sonra nihayet 1 Ağustos – 31 Ekim tarihleri arasında İstanbul sokaklarında.

Cow Parade markalarla tasarımcıları halkla buluşturuyor. Etkinlik, her türlü firmanın markalarını veya vizyonunu, inek heykelleri üzerinde sanatçıların tasarımlarıyla halkla buluşmasını sağlıyor. Bu inek heykelleri farklı bir tuval ve markalar için de bambaşka bir mecra alanı sunuyor.
Yaratıcılıkta kendine güvenen herkes, tasarımlarını şu adres üzerinden göndererek Cow Parade İstanbul’a katılabiliyor. Üstelik profesyonel tasarımcı olma zorunluluğu da yok. Dileyen herkes kendi inek tasarımıyla bu yürüyüşe katılabiliyor. İneklerin fiyatları 500 – 7500 YTL arasında değişiyor. Elde edilecek gelirin Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği, AÇEV ve TEMA’ya bağışlanması planlanıyor.

Cow Parade yaratıcılıkta sınır tanımıyor. İsteyen ineğini araba, koltuk ve hatta karpuz şekline sokabiliyor. Sadece şiddet ve cinsellik içeren figürler engellenmiş durumda.
Simge olarak ineğin seçilme nedeni ise, ineğin doğanın bir parçası olması, ebatlarının oldukça makul olması ve herkesin yüzünde tebessüme yol açan sevimli bir hayvan olmasından kaynaklanıyormuş.

25 Şubat 2007

3 Vakte Kadar

2010 yılında İstanbul'u dünya başkenti yapma gayretindeyiz. İstanbul'u dünyaya tanıtacak yeni bir yüz keşfetmek için düzenlenen afiş yarışması sonuçlandı. İşte seçilen afiş.
Afiş, İstanbul'a ve geleneksel öğelerimize dair çok şey anlattığı için, baktığımda zihnimde doyumsuz bir lezzet bıraktığı için çok anlamlı ve duygusal geldi. Tek dileğim yabancıların da afişten aynı lezzeti alması.

13 Şubat 2007

Kana Bulanmış Zengin Tenler

Berraklık, parlaklık, şeffaflık ve beyazlık pırlantanın değerini belirleyen temel göstergelerdir. Ne kadar masum, temiz ve naif görünüyor değil mi?
Hepinizin soruya farklı yanıtları vardır eminim. Ama cevabı vermeden “Kanlı Elmas”ı mutlaka izleyin. Hayatınıza damga vuracak, bakışınız değişecek, uzun süre etkisinden kurtulamayacaksınız. Tekrar tekrar izlemek isteyeceksiniz her sahneyi, her repliği beyninize daha iyi kazıyabilmek için.

Film çok gerçek. İnsana ızdırap verecek kadar gerçek. Film, elmasın büyülü görünümünün ardındaki tüyler ürpertici geçmişini anlatıyor. Bundan önce en son “Crash” için bu kadar tezahüratlı konuşmuştum. Sonra film Oscar aldı. Bu film de 5 dalda Oscar adayı. Şansı çok yüksek. 2007’de bu kadar mükemmel başka bir film çıkar mı bilmiyorum. Şüpheliyim. Bu işten biraz anlıyorsam film inanılmaz.
Bir elmas insanın hayatını değiştirebilir ya da sona erdirebilir.

7 Şubat 2007

MİM' lendim!


MİM’ lendikleri için bilmediğim yönlerini deşifre etmek göreviyle karşı karşıya kalan diğer blog yazarlarını büyük keyifle takip ederken, bir de baktım ki, sıra bana gelmiş. Sevgili Filiz MİM’ lemiş beni. İşte benim MİM5’ im.



  1. “Senin anlayacağın…” sözünden nefret ederim. Bu sözün altında inceden inceye hissettirilen derin bir aşağılama sezinliyorum.

  2. Asla giymem dediğim bazı şeyler vardır: Leopar desen, pembe, rugan, yarasa kollu bluzlar, vatkalı her şey.

  3. Beni tanıyanlar çok şaşıracak ama, Orhan Gencebay’ ın ayrı bir yeri vardır benim için, çok severim.

  4. Sevgililer Günü, Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü, Öğretmenler Günü gibi bizim için önceden tayin edilen günleri hiç sevmem. Bu günlerde özel bir şeyler yapmaktan özellikle çekinirim. Görev yerine getiriyormuşum gibi algılanır diye hep korkarım.

  5. Asla “Başın sağ olsun” diyemem. Bu güne kadar hiç diyemedim. Kaybının üstesinden gelmeye çalışan birine bunu yeniden hatırlatmak gibi geliyor. Bu güne kadar bu sözü söyleyemediğim herkesten burada özür dilemiş olayım. Sebebini de bu vesileyle açıklamış olmak içimi rahatlattı.

Gün olur devran döner, MİM’ lenenler MİM’ leyenler olur. Ama geç kalınca böyle olmuyor tabi. Şöyle bir baktım da, MİM’ lenmemiş birilerini bulmakta zorlandım. Çok da araştıramadım. MİM’ lenmek isteyen, beni tanımıyorsunuz, hakkımda bilmeniz gerekenler var diyenler beri gelsin. İsteyeni MİM’ liyorum.



Ya da aklıma gelen bir şey daha var. İkinci kez MİM’ lesem nasıl olur acaba? Bilinmeyen 5 şey daha açıklanır böylece. Kararsız kaldım.
Şimdilik kimseyi MİM’ lemiyorum, isteyen olursa haber versin, seve seve derhal MİM’ lerim.

27 Ocak 2007

Nihayet Otobüse Bindim

Sonunda otobüse binip yolcular arasında yerimi aldım nihayet. Uzun süredir beklettiğim tüm yolcular lütfen beni affetsin. Bir türlü fırsat bulup dahil olamamıştım. Bir taraftan da, biletimi başkasına satarlar mı diye endişeleniyordum.
Binmekte çok geçiktim biliyorum ama, biner binmez ilk biletimi attım, duyurulur. Bundan böyle "Otobüste" daha sık görüşmek üzere...
Yan tarafta link yaptığım minik otobüs resmini nasıl buldunuz arkadaşlar? Ne dersiniz Otobüste kullansak mı?

25 Ocak 2007

Blogroman Hayalimiz Gerçek Oldu

Yep yeni bir blog yarattık. Bambaşka bir amaçla…

Farklı yazarların kaleminden çıkan, konusu belirsiz ve her yazarın yeni hikayesini ekleyerek yön verdiği, bir “blogroman”.

Hikayenin her gün nasıl farklı yönlere gittiğini izlemek çok heyecan verici. İnsan kafasında kurguladığı bir devam metni beklerken, bambaşka bir senaryo ile karşılaşıyor.

Farklı kişilerin zihinlerinden türeyen, sınırsız hayal gücü vaat eden “Sanal Dizi” mizi izlemeye bekleriz. Hem öyle belli bir günü ve saati de yok. Ne zaman mevzu bahis blogu açsanız dizi karşınızda. Önceki bölümleri kaçırdım derdi de yok. Yakalamak için kısa bir arşiv turu yeterli.

23 Ocak 2007

Kalem Kırma Sırası Bizde!


Geçen gün, bir süredir yenilemek istediğim klavyemi nihayet değiştirdim. Yeni klavyemi üzerine pek de dikkat etmeden almıştım. Eve gelince fark ettim içimi burkacağını önceden bilmediğim, kutunun üzerindeki klavye resminin yanında duran kırık kurşun kalem resmini. Daha önce hiç bu kadar cesur bir mesaj veren bir teknoloji pankartı görmemiştim. Garip hisler uyandı içimde.

Kalem önemli bir icat. Kalem bilgidir, düşüncedir, silahtır. Bazen sevgiliye söylenemeyen sözlerin naif elçisi, bazen cesur bir savaşçı. Fiziksel varlığından çok öte bir şey. Hayatın içine yerleşmiş güçlü bir sembol aslında. Son teknoloji ürünü müthiş klavyeler biliyorum ki, kalem kullanmamıza asla engel oluşturmayacak ama, yine de içimde bir yanım o kalemi de öyle kırıp koymasalardı keşke klavyenin yanına diyor. Sanki pabucu dama atılmış gibi… Belki çok duygusal yaklaştım ama, benim gibi düşünenler elbet olacak.

Farklı noktalara odaklanması gerekirken, aslında tüketicide o ürünü satın almaya yöneltecek bir etki yaratmayacak hatta ters yönde etkileyip, belki de elinden bıraktıracak bir ambalaj tasarımı ile sunulan ürünlerin başarılı olamayacağına inanıyorum. Standart bir kullanıcı elini ürüne götüren şey ürünün giysisi olduğu için ambalaj seçimlerine dikkat etmeyenlerin başarısızlığa uğrayacağı gerçeği sayısız tekrarlarla ispat edilmeye mahkumdur.

17 Ocak 2007

Makarnanın Özgürlük Bağlamında İrdelenmesi

Hiç üşenmedim araştırdım ve gördüm ki, yemek tarifleri üzerine yazılan bloglar çok tutuluyor. Biz burda yorum kıtlığı çekerken oralarda yorumsuz post bulmak mümkün değil. Ben de bu gün böyle bir yazı yazmayı uygun buldum.
Aslında tam olarak böyle değil... Genelde dışarda makarna yemeyi pek tercih etmememe rağmen geçen gün bunu yaptım. Tadı damağımda kaldı diyebilirim. Bundan böyle o günü milat kabul eder ve sonrası için bu kuralı bozarım.
Öğrenciyken çabuk piştiği, uğraştırmadığı, ortalığı dağıtmadığı, ucuz olmasına rağmen piştiğinde bir ev dolusu insana yetecek kadar çok olduğu ve şu an aklıma gelmeyen daha pek çok sebeple makarna en favori yemeğimdi. Hala çok severim İtalyanların “pasta – spaghetti”, Amerikalıların “spaghetti – noodles macaroni”, İngilizlerin “pasta – macaroni”, Almanların “teigwaren spaetzli”, Çinlilerin “mein”, Japonların “udon” adını verdikleri bu muhteşem icadı. Makarna özgürlük ve yaratıcılık demektir. Hem pişirmesi hem yemesi kolay ve eğlencelidir. Mutfakta sınırsız yaratıcılık demektir.
Dünyadaki makarna üreticileri de böyle düşünmüş olmalı ki, adına bir gün düzenlemişler. “Makarna Günü” kutlamaları fikri ilk olarak Roma’da 1995 yılında yapılan ve 40 ülkeden gelen makarna üreticilerinin katıldığı 1. Dünya Makarna Kongresi’nde Türk delegasyonu tarafından önerilmiş. 1997 Mart ayında Amerika’da yapılan ikinci toplantıda 25 Ekim tarihi “Dünya Makarna Günü” olarak kabul ve ilan edilmiş.
Yanılmıyorsam dünya genelinde bir güne sahip tek yemek olan makarnanın bu ayrıcalığına yakışır, şöyle ağır bir başlık bulmaya çalıştım bu yazıya. Sadece bu kadar yaratıcı olabildim. Sanırım daha çok makarna yemem gerekecek...

10 Ocak 2007

Alternatif Alanlarda FOR MEN Anlayışı

Bazı eşyalar maskülen bazıları ise feminen ruhla doğmuştur. Mesela erkekler genelde şal ya da fular takmazalar, kadınlar da baston kullanmazlar. Lakin bunun bir genelleme cümlesi olduğunu bir daha vurgulamak isterim. Yoksa fular kullanan, üstelik çok da yakıştırarak taşıyan bir Hıncal Uluç, bir Emre Kongar vardır ki, fuların kıyafetlerine yaptığı katkıya hayran bırakırlar insanı.

Bazı eşyaların kimin tarafından kullanılacağı gereksinimlerle ortaya çıkmışken, bazılarında estetik unsurlar ön plandadır. Tıraş köpüğü bir ihtiyaçtan dolayı erkeğe özgü nitelik kazanmışken, baston ya da köstekli saat gibi eşyalar genel algı ile erkek kokan son derece maskülen objelerdir. Oysa kadınlar tarafından da kullanılabilir ama kadınlar kullanmayı tercih etmez. Kadınlar ise toka, bone, gibi eşyaları mesela ihtiyaç sebebiyle kullanırken, şal, kolye, küpe vs. objeler zihnimizde doğrudan feminen çağrışımlar yapar. Aslından bunların erkekler tarafından kullanılmasına bir mani olmamasına rağmen, feminen unsurlar olduğu için erkekler tarafından kullanılmaz.

Bir de herkes tarafından kullanılan, herhangi bir çağrışım yapmayan ve bu açıdan nötr kabul edilebilecek unisex eşyalar vardır. Gömlek, gözlük, parfüm, saat, ayakkabı, kemer, eldiven gibi eşyalar unisex eşyalardır mesela. Ancak kendi içlerinde yine de kadın ve erkekler için farklı tasarımlarıyla ayrılmaktadır. Kadın ayakkabısı topukludur mesela farklı olarak. Ama bu kadar keskin ayrımlara başvurmadan da kadın ve erkek eşyalarındaki tasarım farklılıklarını fark edebiliyoruz. Gözlük bu ayrım bakımından çok nötr bir eşya olmasına rağmen kadın ve erkek modelleri farklıdır, keza saat de öyle, kemer de öyle…
Kadın ve erkek bakış açılarındaki farklılıktan doğan tutum ve tercih farkları kullandığımız eşyalara kadına veya erkeğe özgü olma sıfatını veriyor. Tercih farkını yansıtan en çarpıcı örnek parfüm olur sanırım. Amaç güzel kokmak olunca kadın ve erkek aynı kokuyu kullanarak güzel kokabilir. Mesela kolonya ile… Ama işin içine tercihler girince, kadın daha feminen, naif ve zarif kokmak istediği, erkek ise daha maskülen, sert, enerjik kokmak istediği için parfümler farklılaşmıştır.

Velhasıl, siz istersiniz de biz yapmaz mıyız diyen üreticiler unisex eşyaları bile çeşit çeşit yapmayı başarmışlardır. Günümüzde ise bu çeşitlilik artık farklı kadın-erkek taleplerinden öte, tasarımdaki farklılıklarla sağlanmaktadır. Ama bu konuya şimdi girmeyeyim, zira konudan çıkamamak beni bile korkutuyor…


Bütün bunları neden yazın Aylin derseniz, uzun lafın kısası şu ki, artık sırf erkeklerin kullanması için tasarlanmış mobilyalar da var. Evet evet, sadece erkekler için. Koltuklar, sandalyeler, tabureler vs. “Damat Tween Life” erkeklere yönelik bir yaşam markası olarak sunuluyor. Marka, mobilyaların yanı sıra aydınlatma elemanları, kişisel eşyalar ve aksesuarlar gibi bir erkeğin yaşam senaryosunun içerisinde bulunabilecek her obje için yeni bakış açıları ve tasarım önerileri sunuyor. Tasarımcı Özlem Yalım ve Reha Erdoğan’ın zihninden türeyen bu tasarımlar görülmeye değer. Erkekler için tasarladık diyorlar ama, ne engelimiz var, beğenen herkes kullansın.
İşte bu da, yaratıcılıkta bir uç nokta örneği. Farklı tasarımlardaki yaratıcılığın yanı sıra dahice bir pazarlama fikri yaratmış Orka Grup.

5 Ocak 2007

4 Tekerle Uçanlar


Bir yola çıkmayı, bir yere varmayı, bir şey bitirmeyi, yarım kalan işi tamamlayıp masadan kaldırmayı, aslında “yol almayı”, “ileri gitmeyi” hep çok sevmişimdir. Yerimde durmak dünkünden farklı hiçbir şey yapmamış olmam anlamına geldiği için tat vermez. Bu yüzden kısacık tatillerde bile yol yapmak büyük haz verir. Mümkün olduğunca şehirden uzaklaşma yönünde kullanırım tercihimi.

Bu yılbaşı ve bayram tatilinde de eşimle birlikte biraz mesafe aştık. Bayramın ikinci günü yola çıkıp, üçüncü günü döndüğümüz için yollar şaşılacak biçimde boştu. Oldum olası sürat yapmayı ve süratli giden araçların içinde bulunmayı sevdiğim için boş yollar büyük fırsat oldu. Kötü örnek olmak istemem ama, müsait zamanlarda hız yapmak keyif veriyor gerçekten.

İşte bu yolculuk sırasında süratli yol otomobilleri hakkında bir sohbet çevirdik aramızda. Eşimle benim seçtiklerim birbirinden bazen farklılaştı. Sanırım ben biraz konfor yönünü de düşünerek yapıyorum seçimlerimi, hız otomobillerinde konforun önemsiz ayrıntı olduğunu bilmeme rağmen. O ise tamamen güce bakıyor. Döndüğümüzde izlediğimiz, en hızlı yol arabalarını araştıran bir televizyon programın da yardımıyla işte seçtiklerimiz:

MC Laren F1: Hepsinden daha hızlı ve daha aykırı en mükemmel süper araba.


Lamborghini Miura: Ferrari Enzo’ya arabalardan anladığını ve neler yapabileceğini göstermek isteyen Felicio Lamborghini’nin şaheseri, İtalyan harikası otomobil. Aslında traktör üreticisi olan Lamborghini'nin (Brand Box'ta bu konuda yazılmış güzel bir yazı mevcut!) böyle bir inat uğruna yarattığı Miura Ferrari F40’ı dördüncü sıraya geriletmiş.
Mercedes 300 SL: Namı diğer Martı Kanat, ayakkabıları eritecek kadar ısınan alt döşemesine rağmen.