20 Haziran 2011

Tasarım Savaşları / Apple - Samsung

Benzer işlev ve kaliteye sahip ürünlerin, tüketici tarafından tercih edilmesini sağlayan en önemli unsur tasarımdır. Bir ürünün, kendisi ile aynı kaliteyi vaat eden diğer ürünler arasından öne çıkarak tercih edilir olmasını sağlayan, tüketicinin dikkatini çeken, ürünün özgün tasarımıdır. Tasarım ürünün görsel farklılığını ifade etmekle beraber, işlevsel farklılık da, o ürüne has bir özellik olarak tasarım değeri katmaktadır.
Örneğin, bir şemsiye işlevsel özellikleri bakımından, katlanabilen çanta tipi veya uzun-omuz askılı, ya da baston saplı veya kenarları fırfırlı tasarlanarak fark yaratabilirken, aynı modelde olup, sadece kumaş desenindeki özgün karakter sebebiyle de farklılaşarak tasarım değeri taşıyabilir. Bir kullanıcı, farklı işlevsel özellikte birden çok şemsiyeye sahip olmayı isterken, diğer bir kullanıcı belli bir modeli benimseyerek bu modelin farklı renk ve desenlerinden birçok şemsiye sahibi olmak da isteyebilir. Tüketici her zaman, kendisine sunulan pek çok seçenek içinden, seçim yapmak ister. Bu seçenekler ise, ya işlevsel ya da görsel bakımdan farklılık ortaya koyarak, diğer bir deyişle tasarım değeri taşıyarak tüketicinin dikkatini çeker.
Ürün ambalajlarında görsel açıdan farklılık yaratarak benzer ürünler içinden öne çıkmak çok daha önemlidir. Bu alandaki en akıllıca strateji ise, ürünle özdeşleşen tasarımlar yaratmaktır. Bu ürünle özdeşleşen ambalajları tanımlamak için “trade dress” kavramı doğmuştur. Trade dress, ürünün tüketici üzerinde bıraktığı görsel izlenim ve ürünün kimliği olarak tanımlanmakta olup, bazı durumlarda marka kimliğinin önüne geçecek kadar güçlü tasarımları ifade eder.
Tasarımdaki benzerlikler dünyaca ünlü markaları sık sık karşı karşıya getirmekte. Şu günlerde Apple ve Samsung gibi iki devin GSM alanındaki mücadelesi devam etmekte. Apple, pek çok yönden Samsung tarafından taklit edildiğini öne sürerek hukuk mücadelesi vermekte. Bakalım kim galip çıkacak.

7 Haziran 2011

"Kitap Annesi" nden Mütevazı Öneriler






Hem bunları yazmalısın diyenler için, hem de ilerde unutmamak için yazıyorum bu gün. "Kitap annesi" nden, kitap harici, yaşanmış-denenmiş, işe yaramış tavsiyeler. Çocuklara dair iletişimde tıkanıklık yaşatan ve genelde çocuğun ağlamasıyla sonlanan, hatta bazen çocuk ile beveyn arasında otorite savaşına dönüşen anlar hakkında kısa notlar aldım bu gün. Altın kural ise, çocuğun "çocuk" olduğunu unutmamak. 

  1. “Yapma” demek yerine, tecrübe etmesini sağlayın. Deneyerek yapmaması gerektiğini anlasın. Acı biberi oldum olası hep çok sevmişimdir. Önceleri yemeklerde masaya çıkarmaya çekiniyordum, ya isterse diye. Fakat sonra çıkarmaya ve isterse de onu acı biberle tanıştırmaya karar verdim. Beklediğim gibi oldu. Acı dememe rağmen ısrarla istedi, veririm fakat acı olduğunu bilmelisin dedim ve verdim. O an pişman oldu, bir daha da asla lafını etmedi. Başka bir vahim mevzu ise çay. Özellikle misafir geldiğinde ortalıkta duran sehpalara konan çaylar çocuklar için inanılmaz tehlikeli. Annelerin ise, servis, sohbet, bitenlerin toplanması ve çayların tazelenmesi telaşının üzerine bir de, ama çaylara yaklaşmasın derdi vardır, ki sanırım o an için dertlerin en büyüğüdür. Defalarca aman sakın çaya yaklaşma, sıcak yanarsın denir, çocuğun ise asla umurunda olmaz, aksi gibi hep çay sehpalarını tavaf eder. İşte yine böyle bir gündü. Çay istedi bizim küçük hanım. Sıcak dedim, yine de istedi. Tamam dedim verdim. Dokunur dokunmaz elini çekti ve bir daha asla çay istemedi. Çaya yaklaşmadı bile J
  2. “Hayır” demeyin. Olumsuz anlam veren olumlu cümlelerle “hayır”ınızı belirtin.  Yonca sık sık “Jelibon” istiyorum diye tutturur akşam eve geldiğimizde. Hayır, önce yemek yemelisin dediğimde, inanılmaz reaksiyon veriyordu. Sonra taktik değiştirdim. Hayır demek yerine, “Tabi tatlım, yemeğini yedikten sonra olur” demeye başladım ve ikna olduğunu gördüm. Hatta sonraları bunu oyun haline getirdik. Oyun şöyle gelişiyor. Y: Jelibon (şeker vs.) istiyorum. A: Tabi tatlım … Ama ne zaman? Y: Yemekten sonraaaa (aynı anda). Bu taktik çok işe yaradı.
  3. Ufak tefek, kontrollü kazalar yaşamasına izin verin. Yaptığı şeyin sonucunun nasıl olacağını söyleyip, ısrar etmeye devam ederse, bırakın tecrübe etsin. Mesela, altı kayan terlikleri giymekte ısrar ediyorsa, izin verin ve düşmesini gözlemleyin. Bir daha onları giymeyecektir. Hem tecrübe ile birlikte öğrenilmiş davranış olacak, hem de, esas büyük etki “anne haklılığı” nı yaratmakta olacak. Çocuk annem demişti ve dediği gibi oldu, annem hep biliyor, demek ki dediklerinde gerçekten haklı fikri oluşacak çocukta. Bu haklılık durumu yaratıldığında emin olun, her şey çok daha kolay olacak.
  4. Çocuklar anneleri ikna etmekte ustadır. Bu yüzden bazı küçük yasakları kendi davranışlarına bağlayın ki, kontrolü kendinde hissetsin ve yaptırmak için ısrar etmeye kalkışmasın. Örneğin televizyonu yakında izliyorsa, kumandadan çaktırmadan kapatın. Yakından izlediğin için kapandı deyin. Uyku vakti geldiğinde son kez “Caillou” diye tutturduysa, üstelik de uzun sürenlerden birini izlemekte ısrar ediyorsa, bilgisayarın şarj aletini çıkarın ya da, programlanmış görevler tanımlayın ekrana çıksın. Böylece “Caillou” keyfi otomatikman son bulacak ve tıpış tıpış yatağın yolunu tutacak.
İlk aklıma gelenler bunlar.

Yaşayıp yenilerini ekledikçe hafızaya, buraya da ekleneceğinden emin olabilirsiniz :)

19 Mayıs 2011

Anne ve Kadın Olmak Üzerine


Çocuk düşüncesi, önceleri, hamilelikte alınan onlarca kilonun verilememsi, doğum sonrası bebekli hayata alışma sancısı, uykusuz geceler ve yorgun günler, alışılagelmiş bir hayatın geçmişte bırakılması gibi sonuçlar doğururdu ve bu sebeple günümüz postmodern-çalışan kadınının uzak durduğu şeylerdi. “En güzel çocuk arkadaşımın çocuğu” denirdi mesela. Bir çocukla iyi vakit geçirmek, gülmek eğlenmek fakat bakım ihtiyacı ortaya çıktığında gerçek annenin sorumluluğu üstlenmesi için onu ait olduğu yere teslim etmek demek aslında bu.
Ne var ki, özgürlüklerinin kısıtlanacağı ve buna hazır olmadıkları gerekçesiyle çocuk sahibi olmaya şiddetle karşı çıkan bir dönemin kadınları, şimdilerde bunun için can atıyorlar. Anneliğin kutsal, erdemli tarafını keşfettikleri ve kendi hayatlarından vaz geçmeye hazır oldukları için mi dersiniz? Kesinlikle hayır. Bunu söylemek, bir anda böyle radikal bir değişime inanmak hayli güç.
Günümüzde, bebek ve annelik, üzerine ciddi yatırımlar yapılan yeni pazarlama alanları. 21. yüzyıl kadını, anneliği kendi çevresinden görerek değil, kitaplardan okuyarak, internetten ve dergilerden öğreniyor. Ben buna “kitap annesi” diyorum ve kendimi da tamamen bu kategoriye sokuyorum. Daha önce etrafımda bir çocuğun yetişmesini gözlemlemediğim için çocuk doğduğu anda ne yapmalı sorusuna cevapları hep kitaplardan okudum. Bu bir nevi ÖSS hazırlığı gibiydi. 9 ay sonrasındaki büyük sınav için bu süre boyunca okumak araştırmak ve çok çalışarak hazırlanmak gibi… Hamilelikte, hangi ay çocuğun neresi gelişiyor, neler yemeliyim, ne yersem ne olur, yemezsem ne olur, çocuğun gelişimi ay ay kitapta yazanlarla örtüşüyor mu, bebek için en iyi en güzel, en organik kıyafetler nerden bulunur, hangi beşik daha iyidir, hangi hava nemlendiricisi alınmalı, hangi çocuk bezi kullanılmalı gibi şeyler öğrenmeye çalışırken, doğum yaklaştıkça, çocuğun bakımı nasıl yapılır, nasıl yıkanır, gazı nasıl çıkarılır, mama nasıl hazırlanır bir taraftan da bunları öğrenmek sonrası için ödev gibiydi. Bunlar, kitap annelerinin yaptıkları hazırlıklar ve tamamen teorik, ancak kitap öğretilerinin pratiğe dönüşen halleri kendi çocuklarımız. Ön hazırlığı yapabilmek ve kusursuz anne olabilmek için uygulamalı annelik kurslarına gidenler olduğunu da duymuştum. Annelik üzerine TV kanallarında yayınlanan “tecrübeli” annelerin sunduğu ve tecrübelerini paylaştığı anne-bebek-çocuk programları, kadın doğum – psikolog - pedagog üçlüsünden oluşan seanslar, pek çok aylık-haftalık dergiler, artık neredeyse her yerde bulunan çocuk bakım ve oyun alanları anne olmak konusundaki kaygıları minimize eden ve kadınları cesaretlendiren faktörler.
Şu bir gerçek ki, günümüz annesi çok daha güçlü ve özgür. Dummy mummy olarak bilinen, kendini tamamen “anne” olmaya adayan, annelik dışındaki bağımsız hayatı kurmayı başaramayan, mama lekeli tişörtler, dağınık saçları ile bakımsız, çocuklardan başka bir şeyden konuşmayan ve sadece böyle mutlu olabilen, sosyal hayattan giderek uzaklaşan, buna bağlı psikolojik sorunlar yaşayan, mutsuz ve mutsuzluk yayan anneler eksi kadar çok değil sayıca.
Ünlü annelerin televizyon ve dergilerden yansıyan görüntüleri, yeni nesil annelere “dummy” olmadan da “mummy” olunabileceğini öğretti. Çocuğa rağmen değil, çocukla birlikte hayatı şekillendirmek, tabi ki dış görünümüne özen göstermek, “kadın olma” rolüne sıkıca tutunmak, eski günlerdeki gibi yüksek sesle müzik dinlemek, Elif Şafak’ın “Siyah Süt” te bahsettiği annelik bunalımına sürüklenmemenin yolları. Anne olmak kadın olmayı unutmak değildir.

17 Şubat 2011

Çok Pratik Bir Oje: Nail Trick

Tam kredi kartlarımla vedalaşmıştım ki, onları keşfettim. İlk olarak bir arkadaş daveti ile tanıştım markafoni ile. Sonra Limango, Trendyol, Vipdükkan vs. izledi peşi sıra. Derken ihtiyaçtan değil ama, sırf meraktan takip etmeye başladım. Merakım da şu, bu güne kadar dünya para harcadığımız şeyleri acaba kaça alabiliyoruz buralardan. Gerçekten inanılmaz. Ancak bu sefer üstün bir şey keşfettim. Asetonsuz Oje. Asetonsuz çıkan, bir köşeden tutunca tamamı şıp diye çıkan bir oje. Kırmızısını aldım ve normalde parmak ucunun tamamında kalan kırmızı bulanıklık yok, tertemiz. İnanılmaz. Çok da kolay sürülüp, saniye kuruyor. Bu ürün kesinlikle favorim artık. Nerde bulsam alırım bundan böyle.

22 Ocak 2011

Nane Limon

Son postumu gözden geçirdim. Belli ki, evde ve hastayken yazmışım. Seneler sonra ilk kez bir yazı yayınlamak geliyor aklıma ve aynı haldeyim. Uzun süredir tekrar yazı yazmaya başlamak istiyordum da, kısmet bu güneymiş. Yine hasta ve evdeyim. Şu birkaç satırla bile eskiden aldığım keyfi aldım ve bundan sonra yazmaya devam etmeye kararlıyım.Şimdilik müsaade bana, naneli limonlu beni bekler.

24 Ağustos 2007

Yaratıcılıktan Pay Alamamış Güncel Reklam Faciaları

Yaşadığım bir sağlık sorunundan dolayı bir süredir evdeyim. 4 gündür raporluyum ve işe gidemiyorum. Dışarı zaten çıkamıyorum. Evde geçirdiğim bu süre, blogla ilgilenmem için bana fırsat verdi. Ama bunun dışında, sabahtan akşama evde oturmanın aslında ne kadar yorucu olduğunu hayatımda ilk kez fark ettim. Bu süre içinde biraz kitap okudum, biraz resim yaptım, bol bol yemek yaptım. Bu aralar az yeme kararı alan eşimin kararını bozduracak kadar çok yemek yaptım. Hani şöyle bir ev dolusu insanı akşam yemeğinde ağırlamaya yetecek kadar çok, eğer takatim olsaydı.
Ama böyle geçmiyormuş boş vakit, televizyon şart. Normal koşullarda aslında TV izlemekten pek de hoşlanmayan bir insan olmama rağmen, buna mecbur kaldım. Önceleri, gündüz kuşağında nelerin gösterildiğini merak ediyordum. Ancak defalarca denemeden sonra gündüz kuşağında izlenebilecek en güzel şeyin reklamlar olduğunu anladım. Her reklamı, sloganını, oyuncularını, senaryosunu, mesajını, müziğini, dikkatle izledim. Ama bazıları anlamsızlıklarıyla aklıma takıldı durdu ve sonunda bir liste yapmayı başardım. İşte reklam klişelerini yine klişe bir takdimle sunuyorum.

Saçmalardan Seçmeler:
  1. "Artık hijyenik temizlik gerektiren kirlere karşı hijyen sağlayan yeni bir OMO var.” OMO Domestos Etkili deterjan reklamında kullanıyorlar bu ifadeyi. Acaba hijyenik temizlik gerektirmeyen kirler hangileri? Ya da var mı böyle bir şey?
  2. "Aklımı seveyim!” Aynı anda hem ACE Bulaşık Deterjanı Etkili ürün, hem de Regal reklamında kullanılmış bu söz. Ne kadar bayat ve de gereksiz, aynı zamanda yararsız. Bir de bazen bu iki reklam art arda denk geliyor. Off! Korkunç! Bunu düşünen o iki ajansın aklını seveyim ben!
  3. "Su yoksa, çay da yok.” Doğuş Çay’ın sloganı olmuş. Her an her yerden çıkabiliyor bu sözler. Küresel ısınma ve su sorununa dikkat çekmek üzere firma sosyal sorumluluk bilinciyle hareket ederek topluma mesaj vermek istemiş. Bunu takdir ediyorum. Ama biraz daha akıllıca düşünülmüş olmalıydı slogan. Yani şimdi bir düşünün. Su yoksa neler yok ki, çaya mı gelmiş sıra. İhtiyaçlar ve kayıplar açısından bakıldığında, susuzluk durumunda çay herhalde son sıralarda gelir.
  4. “Dabi dabi mısır çerezi…” Üzerinde tek kelime etmeye gerek yok, zira öyle ortada ve sahipsiz ki…
  5. “Renk kusursuzdur. Parlaklık ise ona hayat verir.” Avon’un ruj reklamının giriş cümlesi. Nasıl yani? Renk kusursuzdur. Eee, sonra? Parlaklık ise ona hayat verir. Hoppala! Ne alakası var şimdi! Yukarıdaki ifadede yer alan anlatım biçimi ancak aşağıdaki ifadeye benzer bana kalırsa. Sakla samanı, dam üstünde saksağan!
  6. Bir de, şu televizyondan ürün satış bantları var her gün dönen. Hepsinin sonunda 15 dk. içinde hemen sipariş verirseniz, bilmem ne hediye ediyoruz vaadi geçiyor. İşin garibi, bir saat sonra aynı bant aynı vaatle tekrar dönüyor ekranda. Bu 15 dk. böyle tekrarlanıyor ve hiç bitmiyor. Yani aslında acele etmeyi gerektiren bir durum yok. Ne zaman ararsanız bu bilmem neyi zaten veriyorlar. Peki o telaş neden öyleyse?
    10’a tamamlarım sanmıştım bu reklam facialarını, ama aklıma gelenler bunlar oldu. Böyle bir listesi olan var mı? 10’a tamamlayalım listeyi.

22 Ağustos 2007

İşte Tasarım, İşte Yaratıcılık…





Bu güne dek, kağıttan, metalden, plastikten, gazoz kapağından vs. yapılan elbiseler görmüştük. Ama böylesine pes doğrusu... Bu elbiselerden giymek isteyen çıkar mı bilmiyorum ama, çok yaratıcı olduğu kesin. Aslında her türlü polemik bir yana, elbiseler içerdikleri mesaj bakımından anlamlı. Daha önceleri, AIDS’ten korunmak amacıyla önemine dikkat çekmek için tasarlanan condom elbiselerin ortaya çıkış amacı bu sefer biraz farklı…

"Çin'in Pekin kentinde, üreme sağlığı fuarında kondomlardan hazırlanan kıyafetler sunuldu. Büyük dikkat çeken renkli kondomlardan hazırlanan kıyafetlerin sunulduğu etkinlikte, Nüfus ve Aile Planlaması Komisyonu sözcüsü Yu Xuejun, gelecekte Çin'in doğum kontrolü politikasının yumuşamayacağını belirtti. Çin nüfusunun 2010 yılında 1.36 milyar, 2020 yılında 1.45 milyar olması bekleniyor. Öte yandan Çin'in 2033 yılında da, 1,5 milyar nüfusla en yüksek rakama ulaşacağı öngörülüyormuş."

Zaten bahsi geçen defilede açıkça görülüyor ki, kondom Çin’de artık farklı amaçlar için kullanılmakta.
Haber kaynağı için bakınız.

19 Ağustos 2007

Sadece Gökyüzü, Sadece Deniz, Hepsi Bu!

Uzun süredir ortalarda yoktum. Yazılarıma bu kadar süre ara vermemin sebebini soran birkaç dikkatli okurumun merakını gidermeye çalışayım.

Tatildeydim. Gerçek bir tatil. Önce çok hareketli ve hızına yetişilmesi oldukça zor olan bir şehirde geçen bir hafta ve kısa bir süre sonra sadece gökyüzü, sadece deniz, kum, çakıl taşları ve cam berraklığında suların hatırda kaldığı son derece dingin bir hafta daha...

Uzun süredir okuyacak kitap bulamadığım bir dönemde duydum onu. "Dede topraklarını ziyaret et" diyordu 3. öğüdünde Akdoğan Özkan’ın yazdığı “Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” adlı kitap. Biz de çektik gittik Bulgaristan’ın Silistre şehrine. Küçük, çok sevimli ve oldukça sakin bir sınır şehri Silistre. Bulgaristan’ın kuzey komşusu olan Romanya ile arasından geçerek sınırı belirleyen Tuna Nehri kıyısında kurulu. Nehir oldukça uzun, ancak çok geniş olmadığı için karşı kıyıdaki Romanya toprakları görünüyor. Dönünce aynen kitaptaki gibi kendi sanal dede toprağı tabelamı yukardaki gibi oluşturdum.

Silistre’de geçen 2 günün ardından sonraki durağımız Varna oldu. Şehir ülkenin en çok ziyaret edilen turistik yerlerinden. Karadeniz’e kıyısı olan şehrin sahil şeridi, şehrin doğusunda baştan sona uzanıyor. Hafif dalgalı denizi, insanı boğmayan, nefes aldıran iklimi, son derece konforlu tesisleri ve ucuz fiyatları ile harika bir tatil mekanıymış doğrusu. Konakladığımız “Odesos Otel” çok doğru bir seçim olmuş. Otel şehrin öyle bir yerinde konumlu ki, öndeki odalar deniz manzaralı, arkadaki odalar ise şehir manzaralı. Yaygın uygulama burada da geçerli: deniz manzaralı odalar daha pahalı. Ancak deniz mi yoksa şehir manzarasını mı seçmeli diye uzun süre düşündürtüyor insanı. Biz mi? Biz şehir manzarasını seçtik. Hiç de öyle yabana atılacak, kaçırılacak gibi değildi. Şehir öyle canlı ki, sabahın dördünde, altısında, dokuzunda ve gecenin her saati, her an caddeler dolu. Hareket hiç bitmiyor. İlk günümüzün gecesinde ünlü bir Bulgar rock grubunun konserinde buluverdik kendimizi. Konser otelin önündeki büyük meydanda düzenlenmişti. Biz ise bir gece gezmesinden dönerken, sadece otele girmeye çalışırken konserin tam göbeğinde buluverdik kendimizi. Hiç anlamadığımız bir dilde rock müzik dinlemek enteresandı doğrusu. Ne de olsa müzik evrenseldir!


Varna’ya gitmek isteyenler, veya yolu bir gün buraya düşecek olanlar için kısa birkaç not. Alışveriş işini sakın akşam saatlerine bırakmayın çünkü mağazalar saat 16:00 gibi kapanıyor. Sabah da sakın birkaç mağaza görmek için çıkmayın, zira saat 11:00 den önce açılmıyor hiçbir mağaza. Bunun için en uygun zaman öğlen. Çünkü akşam mağaza henüz kapanmadan yetişseniz bile, mağaza eğer 5-10 dk. İçinde kapanıyorsa genel kural olarak orayı boşaltmak zorundasınız. Nerde bizdeki, müşteri gitmeden kapatmayan mağazacılık anlayışı… Başka bir nokta: sakın pazarlık yapmaya kalkmayın, fiyatı düşüremeyeceksiniz. Bunun yanında, satış görevlisinin anlam verememiş tavrı ile karşılaşacaksınız. Çünkü mantık şu: Fiyatı sizin için uygun değilse, almak zorunda değilsiniz, o ürünü bir başkası mutlaka alacaktır.

Şehrin gece hayatı çok hareketli. İnsanı yoracak kadar… Eğer gelmişken her yeri görelim diyenlerdenseniz bizim gibi, sıkça oradan oraya koşturmanız gerekecek. Yine de arta kalan çok şey olacak.

Sonraki hafta ise, Didim Akbük’teki yazlık evde ve inziva tadındaydı. Sadece gökyüzü, sadece deniz, kum, çakıl taşları ve cam berraklığında suların hatırda kaldığı bir tatil… Güneşin kavurucu sıcağına karşın serin suların tendeki dalgalanmaları... Esen hafif rüzgarın salladığı hamaktaki öğlen şekerlemeleri… Ne TV, ne gazete, ne internet...

Ama bitti. Önümüzde yine koca bir yıl, mevsimler, hafta sonu bekleyişleri…

15 Ağustos 2007

Delisi Bol Olan Köy İyidir!

Yaşlı ve yabancılarla sohbet etmekten büyük keyif alan, al yanaklı, tonton bir amca tanımıştım. “Mucitim” demişti. Gülerek hızlıca anlattı hikayesini. Evde ne varsa değiştirip “daha işe yarar” hale getirmeye ve durup durup “icat çıkarmaya” bayılırmış, “icat çıkarma” diyenlere inat. Deli derlermiş ona. Şimdikiler çok şanslı dedi, o alıştığımız görmüş geçirmiş ağırbaşlılıkla.
Bu olaydan sonra ne zaman teşvik edici bir yarışma veya etkinlik duysam hep o yorgun “muciti” hatırlarım.
İşte bu yarışmalardan biri: Henkel firmasının “İkinci Henkel İnovasyon Yarışması”. Yarışma ile, fikri hakların ticarileştirilmesi, ürün portföyü ile uyumlu yeni fikirlerin desteklenmesi amaçlanmış. Temelde 4 kategori belirlenmiş olup, bunların her birine yeni buluş ve tasarımların katılımı beklenmekte.

Kategoriler:
Çamaşır ve ev bakım ürünleri,
Kozmetik ve kişisel bakım ürünleri,
Yapı kimyasalları ve yapıştırıcılar,
Henkel teknolojileri

Son katılım tarihi 31 Aralık 2007. Detaylı bilgi için buraya göz atmanız yeterli.


19 Temmuz 2007

Son 25 Yılın "En"leri


Son 25 yılın en ilginç 25 tasarımından oluşan "25/25" adlı koleksiyon Londra Design Museum'da sergilendi. Koleksiyonda son 25 yıla damgasını vuran ve tasarımın radikal bir protesto olduğunu ispatlayan çok çeşitli tasarımlara yer verilmiş.
İşte bunlardan bazıları:
  • Hüseyin Çağlayan'ın Airplane isimli uzaktan kumanda ile etekleri açılan ve fiberglastan yapılan elbisesi.

  • Richard Sapper'in düdüklü su ısıtıcısı.

  • Freeplay Energy Group'un tasarladığı pilsiz ve kablosıuz çalışan radyo.

  • Benetton'un efsanevi "Colors" dergisi.

3 Temmuz 2007

Şıpıdık Terlikler Yerine...



Günden güne ortaya çıkan yep yeni tasarımlar hem şaşırtıyor, hem merak uyandırıyor hem de denemeden insana rahat vermiyor.

Bu güne kadar topuklu, düz, parmak arası, bantlı gibi çeşitleri olan terlikler artık şekil değiştiriyor. Bu yeni terlik tasarımının adı henüz tam konamasa da, ilk etapta "üstsüz terlik" adı verilmiş. Ayaklarını özgür bırakmak isteyenler için ideal. Terlik, taban üzerinde bulunan özel bir yapışkan madde ile ayak altına yapışıyor ve ayağın üst tarafını tamamen açıkta bırakıyor. Ayakların altını koruyan ve genelini özgür bırakan bu yeni terlik modeli, ayağın üst tarafını korumakta biraz yetersiz. Mazallah kazara biri ayağınıza bassa, yandınız!
Ancak vaad ettiği rahatlık da göz ardı edilir gibi değil.

8 Mayıs 2007

İstanbul'lu Çocuklara Masallar

Masal vakti geldi.
Nazlı Eda Noyan’ın yaklaşık 1,5 senelik bir çalışmanın sonucu olarak oluşturduğu “İstanbullu Çocuklara Masallar” sergisi dijital ortama taşınarak müdehale edilmiş desen, illustrasyon, fotoğraf ve tipografik elemanların biraraya getirildiği kolajlardan oluşan bir sergi sunuyor.

Noyan sergi hakkında “İstanbullu Çocuklara Masallar” yaşadığım kent olan İstanbul’a ve günlük yaşamın rasyonel dayatmaları, sistemi, yoğunluğu ve yorgunluğuna romantik bir tepki olarak doğdu. İstanbul’u görmek istediğim ya da ara ara parçalarını yakalayabildiğim masalsı ve gerçeküstü şekliyle temsil etmek ve 12 ay boyunca hissettiklerimi görselleştirmekti niyetim” diyor.

İstanbullu Çocuklara Masallar 17 Mayıs - 17 Haziran tarihleri arasında görülebilir.
Crowne Plaza : Sahil Yolu, 34710 Ataköy - İSTANBUL
Tel: 0 212 560 81 00 www.crowneplaza.com/istanbul

3 Mayıs 2007

Fikrini Parçalara Ayır; Zira Küçük Olan Güzeldir!

Geçen gün e-postalarımı kontrol edip, içlerinden okunabilecek olanları ayıklamaya çalışıyordum. Bu tür durumlarda silinecek ve okunacak e-postaları seçmede iki temel kriter kullanırım. Eğer başlığı ilgimi çekmeyen çok uzun bir metin ise gelen kutuma düşen, okunma ihtimali doğrudan azalır. Muhtemelen bu e-posta vaktimin olduğu bir zaman okunmak üzere bekletirim. Ancak aradan birkaç gün geçip hala okunmayınca, her kontrol edişte aynı postayı görmek sıkar ve çok büyük bir ihtimalle birkaç gün içinde silerim.

Bir de, hani şu başında uzun süre insanı oyalayıp sonunda bunu bilmem kaç kişiye gönderin bakın görün neler oluyor, yollamazsanız acayip felaketler olur vs. diyerek zincir mesajlar yaratan anlamsız ve gönderildiği kişileri de gereksiz yere sıkıntıya sokan mesajlar var. Bunlardan nefret ederim. Bir de spam lerden…

Neyse bunu uzatmaya niyetli değilim aslında. Sadede geleyim. Geçen gün bir arkadaşımdan, hayran kaldığım bir tasarımın tanıtım postasını aldım. Toplu halde iken evin bir köşesine sığan harika bir aksesuar, açık halde ise harika bir oturma takımı.
Bunu görünce tasarımın asi bir yanı olduğunu bir kez daha fark ettim. Mevcut oturma gruplarının ev içinde kapladığı alana itiraz edilmiş ve çok daha fonksiyonel, şık, estetik ve kullanışlı bir oturma grubu tasarlanmış. Gel de hayran olma bu hayal gücüne!

Dünden bu yana ise sevgili arkadaşım Onur’un hayal gücü ile ortaya çıkan ve şimdilerde “Fikir Ayracı” adını alan bir kitap ayracını inceliyorum. Fikir Ayracı’nın ortaya çıkış amacı birçoğumuzun kitap okurken yaşadığı ortak sıkıntı: kalınan yeri belirlemek. Tasarımı ise çok estetik ve kullanışlı görünüyor. Aynı asi tutum burada da kendini gösteriyor. Mevcut kitap ayraçlarının veri sağlama yetersizliğine itiraz edilmiş ve çok daha fonksiyonel, şık, estetik ve kullanışlı bir oturma grubu tasarlanmış. Ama yine de, Onur’un göndereceği numuneyi inceledikten sonra eleştiri hakkım saklı kalsın. Bu kadar kayıtsız şartsız bir “şakşakçı” olmayayım. Fikir Ayracı’nın tescilli olduğundan haberdarım ancak bana göre, ayracın bir tasarım yönü de bulunmakta. Üst yüzeyi öyle bir tasarlanmış ki, görüntü bakımından sıradan ayraçlardan farklılaşmış. Tasarımındaki bu yenilikçi stil ise ürünün faydalı olmasını sağlamıştır. Bu sebeple “Fikir Ayracı” nın tasarım tescili ile korunmasının da son derece önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum.

26 Nisan 2007

Ey Türk Mucit, Koru Kendini


Televizyonlarda, tüm kanallarda görmeye alıştığım, hemen farklı bir kanala geçip izlenebirlir birşeyler arayıp aynı türden başka yarışmalar görüp hayal kırıklığına uğradığım ve nihayet pes edip eşimin yine NBA'yi açmasına bile aldırış etmeyecek kadar ekrandan soğuduğum çeşitli şarkıcı, oyuncu, dansçı, sirkçi, patenci vs. keşfine yönelik yarışmalarından sonra nihayet "işe yarar" bir yarışma programı başladı. Gizli yetenek keşfine yönelen diğer yarışmaların aksine "gizli zeka" keşfetmeye odaklanmışlar. Yarışmanın adı "Türk Mucit".

NTV'nin yarışma programı Türk Mucit, hayatı kolaylaştıracak, ihtiyacı karşılayacak, boşluğu dolduracak, yaptığını satacak ürün geliştirdiğini iddia eden, icadına, projesine güvenenler, hayallerini gerçekleştirmek isteyen "Türk Mucit" adayları ve ürünlerini arıyor.

Yarışmanın daha ilk elemelerinde kaybolmayan ayakkabıdan, projeksiyonlu laptopa, çiğ köfte makinasından, soba zehirlenmesini önleyen sistemlere, ambülans ve polis araçlarına öncelik tanıyan sinyalizasyon sistemlerinden, seyyar elektrik santraline ve matematik formüllerine kadar birçok enteresan proje izledim.

Yarışmada teknoloji harikaları peşinde koşulmuyor. Hayatı kolaylaştıracak orijinal projeler, insanların satın alacağı işler aranıyor... Finalistleri bekleyen büyük ödül ise, teknoloji ve pazarlama uzmanları tarafından icatlarını geliştirmeleri için verilecek destek ve bir de para ödülü.

"Türk Mucit bireysel yaratıcılığa inanıyor, destek veriyor. Türkiye'de icatların sayısını arttırmayı, heyecan verici fikirlere dikkat çekmeyi, hayatı kolaylaştıracak buluşları gün ışığına çıkarmayı amaçlıyor. "

Buraya kadar her şey çok güzel düşünülüp organize edilmiş. Ancak bu konularda danışmanlık veren bir kişi ve bir patent vekili olarak -ki bu işlerden anlarım- , yarışmada gizililik prensibinin ihlal edildiğini düşünüyorum. Mesela ben bir sanayici olsaydım, televizyonumun karşısına geçer, şöyle bir güzel kurulur, elime kağıt kalem alıp başlardım notlar almaya. Gelsin fikirler!

Özellikle eleme anında mucit adayları fikir veya projelerini jüriye beğendirip finale kalabilmek için tüm detayları açıklıyorlar. Ve gerçekten çok ilginç fikirler ortaya atılıyor. Bu fikir paylaşımı olanakları elinde barındıran bazı insanların beyninde aniden bir ışık yakacak ve uygulanabilirliğini araştımasını teşvik edecek. Böyle bakıldığında toplumun tamamı için faydalı görünen bu bilgi paylaşımı, o fikrin veya projenin yaratıcısı için ne yazık ki tüm emeğinin elinden kayıp gitmesi anlamına geliyor.

Oysa kanun koyucu, yeni buluşların teşvik edilmesi için buluş sahiplerine belli bir süre ile o buluşun tüm kullanım haklarını emeğinin karşılığı ve bir ödül olarak kendisine vermektedir. Bu şu anlama gelir: Bu buluşu tüm toplumla paylaştığın için teşekkür ediyoruz ve bunun karşılığında emeğin ve paylaşımın için sana Patent hakkı tanıyoruz. Patent hakkı, buluş sahibinin buluşu ile ilgili tüm hakları kendisinde saklı tutma imkanı verir ve kendisinden habersiz kötü niyetli kullanımı engeller. Ancak lisans ile bu buluş başkaları tarafından buluş sahibinin izni ile kullanılabilir, bunda hiçbir mani bulunmamaktadır.

Buluş sahiplerinin çok hassas oldukları "gizlilik" konusuna "Türk Mucit" nasıl bir önlem aldı bilmiyorum. Bunu, mutlaka bir önlem almış olduklarını varsayarak söylüyorum çünkü aksi halde bu paylaşım mucitler için büyük hak kayıpları doğurabilir. Tüm mucit adaylarına konuyu buradan duyurmayı borç bildim.

23 Nisan 2007

Starbucks Mutluluğu Buldu

Starbucks Coffee

Starbucks Coffee “Mutluluğun Resmi”

konulu 4.Tasarım Yarışması sonuçlandı!

Starbucks Coffee’nin geleneksel olarak düzenlediği ve bu sene dördüncüsü gerçekleştirilen “Mutluluğun Resmi” konulu Tasarım Yarışması sonuçlandı. Gerçekleştirilen jüri toplantısının ardından Deniz Erdinçler’in eseri birinci,

Seyran Öztürk’ün eseri ikinci,

Gülşen Erginsoy’un eseri üçüncü olarak seçildi.

Starbucks Coffee’de yaşadığı mutluluk deneyimini en iyi resmeden ve eseri birinci seçilen Deniz Erdinçler, 3 günlük Amsterdam seyahati ve Starbucks Coffee Kahve İşleme Merkezi’ne özel bir gezi kazandı. Deniz Erdinçler’in eseri Starbucks Coffee kupaları üzerine uygulanacak ve çok yakında Starbucks Coffee Türkiye mağazalarında satışına başlanacak.